Videolar

26 Nisan 2018 Perşembe

Sapiens ve Homo Deus Üzerine (Eleştirel Bilim kitabından alıntı)

Kaynak Göstermek İçin:
Gezgin, U. B. (2017). Eleştirel Bilim: İnsan ve Toplum Bilimlerine Yönelik Eleştirel Yazılar [Critical Science: Critical Essays for Humanities and Social Sciences]. s.50-58.


Hayvanlardan Tanrılara Sapiens Kitabı

Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin


Yuval Noah Harari’nin ‘Hayvanlardan Tanrılara Sapiens: İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi’ adlı kitabı beş bölümden oluşuyor: Bilişsel Devrim, Tarım Devrimi, İnsanoğlunun Birleşmesi, Bilimsel Devrim ve Sonsöz: Tanrılaşan Hayvan. Kitabın bilişsel devrimle yani insansoyunun azçok bilinç kazanıp kültürler oluşturmaya başladığı dönemle başlaması hem bir kısıtlama sayılabilir hem de izleksel bütünlüğü koruma çabası. Kitapta bölüm başlıklarından da anlaşılabileceği gibi üç dönüm noktası var: 70 bin yıl öncesindeki bilişsel devrim, 12 bin yıl öncesindeki tarım devrimi ve 500 yıl öncesindeki bilimsel devrim.

İnsan yavrusu, diğer memeli yavrularının tersine gelişmemiş bir biçimde doğuyor; bu da yıllarca bakım gerektirecek bebek(ler) dolayısıyla toplu yaşamaya ve kültürel çeşitliliğe zemin hazırlıyor (s.23). Yazar, birçok doğal sorunu, insansoyunun diğer memelilere göre çok daha hızlı gelişmesine (örneğin avlanandan avlayana dönüşüm) bağlıyor (s.25). Ateşin bulunmasıyla besinler pişirilmeye başlanıyor; böylece mikroplardan korunuluyor ve beslenmek için harcanan emek ve zaman da azalmış oluyor; bu da beynin büyümesi için zemin hazırlamış oluyor (s.25-26). Ateş, insanın avlanmada da diğer hayvanların çok ilerisine geçmesini sağlıyor.

Yalnızca aslan tehlikesi gibi varolanlar üstüne değil varolmayanlar üstüne de konuşmamızı sağlayan dil, insansoyunun hızlı ilerleyişindeki bir diğer etmen -ki bu da yalnızca insana özgü. Bu özellik, dinlerin, mitlerin vb.’nin çıkışıyla çakışıyor (s.37). Böylece, diğer hayvanların tersine, binlerce ve sonrasında milyonlarca insan birbirlerini tanımasalar da ortak bir amaç çevresinde bir araya gelebiliyorlar (s.40). Ayrıca, kültürel özellikler ve mitler çok çabuk değişebiliyor (s.46-47). Ticaret de, insansoyunun değişik malzemelere erişimi gibi önemli bir işlev görüyor (s.47-48).


Bilişsel Devrim

Yazara göre, “Bilişsel Devrim tarihin biyolojiden bağımsızlığını ilan ettiği andır” (s.49). Yine de biyolojiden etkilenmeye devam ederiz; ancak hayal gücü ve mitler gibi olgular bizi biyolojik altyapımızın üstüne çıkartarak imparatorluklar, cumhuriyetler vb. kurdurtur (s.49-50). Dahası, yukarıda belirtildiği gibi, binlerce, milyonlarca birbirini tanımazın ortak bir amaç uğruna hareket etmesini sağlar.   

Adem ve Havva’nın Bir Günü’ başlıklı altbölümde yazar yavaş yavaş ve isabetli bir biçimde evrimsel psikoloji konularına girmeye başlıyor. Bu alan, gelişmekte olan ve henüz temel düzeydeki tartışmalardan kurtulamamış bir alan. Özellikle kadın-erkek rolleri üstüne yapılan çeşitli çözümlemeler, sonuçta “anatomi yazgıdır” savına bağlanabildiği ve böylece geleneksel rolleri gerekçelendirdiği için eleştiri topluyor (bkz. Gezgin, 2012). Yine de, çağdaş toplumda yanıtsız kalan birçok soruyu da (yeme alışkanlıkları, saldırganlık, yere bağlılık vb.) yanıtlayabilecek nitelikte. Yazarsa kitapta kadın-erkek rollerine ve cinselliğe bu geleneksel açıdan değil eleştirel bir açıdan yaklaşıyor (s. 150-159). Toplumsal cinsiyetin tarih boyunca değişimine ilişkin örnekler veriyor (s.155-159). Ataerkilliğin neden norm olduğuna dair kas gücü, saldırganlık ve genler gibi gerekçelendirmeleri çürütmeye çalışıyor (s.160-165). 

Avcı-toplayıcı dönemde, insansoyunun konargöçer bile değil göçer olması, eşyasız olması, eşyalarını taşıyacak tekerlekli araçlarının bile olmaması dikkat çekici (s.55). Bu durum, bu dönemle ilgili araştırmaları zorlaştırıyor. Öte yandan, yazar, avcı toplayıcı insanın doğal düzen konusunda çok bilgili ve çevik olduğunu belirtiyor; o zamanın insanlarının zamanımızın insanlarına göre daha çok şey bildiklerini ve var kalmak için çok daha az çalışmak zorunda olduklarını ileri sürüyor (s.61-62). Bu dönemde daha az açlık çekiliyordu, yemekler daha çeşitliydi ve daha sağlıklı bir yaşam vardı (s.63). Fakat elbette bu dönemde çocuk ölümleri çoktu ve sudan nedenlerle ölüm de yaygındı (s.64). Dinsel ve toplumsal gelenekleri de vahşice olabiliyordu (s.64-65). Öte yandan, avcı toplayıcı insanın da tarım toplumu insanının da birçok canlının neslinin tükenmesinden sorumlu olan, tarihte gelmiş geçmiş en tehlikeli tür olduğunu da belirtelim (s.74-85). 


Tarım Toplumu

Yazara göre, zihnimiz avcı toplayıcı zihni; mutfağımızsa eski çiftçilerin mutfağı; çünkü tarım toplumuna geçişle (MÖ 9500-3500) evcilleştirilen hayvan ve bitkileri yemeye aynen devam ediyoruz (s.89-90). Tarım toplumunun ortaya çıktığı yerler, evcilleştirilmeye uygun hayvan ve bitkilerin var olduğu yerler, çünkü hayvan ve bitkilerin çok azı evcilleştirilebilir nitelikte (s.90). Yazara göre aslında insan, hayvan ve bitkileri evcilleştirmedi; hayvan ve bitkiler insanı evcilleştirdi. Böylece örneğin, dünyanın çok az bir bölgesinde ekilen buğdayın ekilmediği bölge neredeyse hiç kalmadı. Aynısı, başta tavuk, inek, domuz ve koyun olmak üzere evcil hayvanlar için de geçerli. Tarım toplumuyla birlikte insanlar daha kötü beslenmeye başladılar; hayvanlardan ve bitkilerden yayılan salgın hastalıklar nedeniyle daha sağlıksız bir yaşam sürdüler ve üretilen artı-değer ekseninde daha eşitliksiz toplumlara doğru yol aldılar (s.91-93). İnsanın tarımla birlikte yerleşik yaşama geçmesi, onun avcı toplayıcı yaşamda alışık olduğu “ya savaş ya kaç” ilkesini de alaşağı ediyordu; çünkü kaçtığı zaman kaybettikleri (tarla, ev, mal, mülk) çok fazla oluyordu. Kaçmalar azaldığından, tarım toplumlarında insan ölümleri de arttı (s.93-94). Öte yandan kötü de olsa beslenebilir nüfus arttı; böylece büyük ölçekli toplumlar ortaya çıktı (s.95). Yazara göre, tarım toplumuna geçiş, insansoyu için bir tuzaktı (s.99).  Bu bağlamda şu alıntı dikkate değer:

Lüksler zamanla ihtiyaç haline gelir ve yeni zorunluluklar ortaya çıkarır. İnsanlar belli bir lükse alıştıklarında bir süre sonra onu kanıksarlar. Onu yaşamlarında hep bulundururlar ve bir süre sonra onsuz yaşayamaz hâle gelirler. Kendi çağımızdan başka bir örneği ele alalım. Son birkaç on yılda hayatı daha rahatlatacağını varsaydığımız sayısız şey icat ettik: Çamaşır makineleri, elektrikli süpürgeler, bulaşık makineleri, telefonlar, cep telefonları, bilgisayarlar, e-posta vs. (…)” (s.99)

Tarımla birlikte hayvancılık da gelişti ve insanlar kendi işlerinin bazılarını hayvanlara yaptırmaya başladılar. Hayvanlar köleleşip insanların çıkarları uğruna birçok kötü muameleye maruz kaldılar ve kalıyorlar (s.105-106). Yazar, daha sonra tarihte hızla ilerleyerek gelir adaletsizliğinin doğal karşılanması (s.142-143) ve ABD’de ırkçılığın tarihi (s.146-150) gibi çeşitli konulara giriyor.


İnsanoğlunun Birleşmesi

Harari’nin parayla ilgili yazdıkları (s.178-191) dikkate değer ama Marksist yaklaşımdan yararlanmaması, bu dört başı mamur görünen açıklamalarını eksik kılıyor. Paranın yaygınlığını güven ve inanç gibi idealist kavramlarla açıklaması bir diğer eksisi. Benzer bir biçimde, imparatorlukları konuyla ilgili sosyalist görüş ve araştırmaları hiç ele almadan değerlendirmesi (s.191-210), kitabı sığlaştırıyor. Sözgelimi, yayılmacılıkla (emperyalizm) sömürgeciliği (kolonyalizm) aynı kavramlarmış gibi kullanıyor. Kitabın ilk iki bölümdeki (Bilişsel Devrim ve Tarım Devrimi bölümleri) başarılı performansı, sonraki sayfalarda düşüşe geçiyor. Yazar sonraki sayfalarda kendi görüşlerini bilimselmiş gibi sunmaya başlıyor. Örneğin, yazara göre, imparatorluklar kötü değiller (s.195); bunların sömürü makinesi vb. olduğu iddiası hayli ‘sorunlu’ (s.195). Ayrıca yazarın ilerleyen sayfalarda söyledikleriyle ilk iki bölümde söylediklerinin açıkça çeliştiği görülüyor. Aslında yazar, ilgili bölümde imparatorlukların neden kötü olmadığını temellendirebilmiş değil ve hatta böyle bir çabaya bile girmemiş gibi görünüyor. Roma, İslam ve Avrupa emperyalizmi arasında yaptığı karşılaştırma ise yer yer şematik bir nitelikte (s.206). Yazara göre bugün birçok kültürel pratik, imparatorluk geçmişlerinin mirası (s.207-208), tarihte milletlerin öz kültürü diye birşey yok, herşey karışım; bunlar, doğru; ancak, imparatorlukları iyi göstermek için yeterli birer gerekçe olmaktan uzak. Tac Mahal’in güzelliği ya da İngiliz dönemi Hint tren istasyonlarının şıklığı, imparatorlukların iyilik hanesine yazılabilecek güzellikler değil. Bunlar halklara bir yararı olsun diye yapılmış yapılar değil, saraylar da öyle(bkz. Gezgin, 2011).[1] Ama yazar bu temel noktaları bile teğet geçiyor. İlerleyen bölümlerde şu açıklamayı yapıyor, ancak bu da ikna edici değil:

Bilimle yakın işbirliği yapmaları sayesinde, bu imparatorluklar o kadar büyük güç toplamış ve dünyayı o kadar büyük ölçüde değiştirmiştir ki, basitçe iyi veya kötü olarak adlandırılamazlar. Bugün içinde yaşadığımız dünyayı, o imparatorlukları yargılamak için yararlandığımız ideolojiler de dahil, bu imparatorluklar yaratmıştır” (s.298).

Bu tür yorumların mantıksal sonucu, imparatorlukların sürmesini temenni etmektir ki yazar şaşırtıcı bir biçimde bunu yapmıyor. Tüm bu nedenlerle, yazarın günümüzün ‘küresel imparatorluğu’nu çözümlemekte zayıf kaldığını görüyoruz. Örneğin, bu imparatorluk üzerinde devletlerin etkisini yok sayıyor; beyaz yakalıların bu imparatorluğa biat etmekle kendi milletlerine sadık kalmak arasında kaldığını söylüyor (s.210), ancak bunların çoğu için ikisini birden yapmak olanaklı. İmparatorluk tanımı eksik. İçinde ne derinlikli kültür çözümlemesi var ne de NATO gibi askeri aygıtları ele alıyor. Kısacası, yazarın imparatorluk, sömürgecilik ve yayılmacılık gibi konulardaki görüşleri savruk ve yüzeysel.

Harari’nin din tarihi yorumlarında dikkate değer pek bir nokta yok, daha çok ansiklopedik bir dil egemen (s.209-230); komünizm başta olmak üzere ideolojileri de din sayması dışında (s.228-229). Daha önce çeşitli düşünürlerce de denenmiş bu yol ikna edici değil. Farklılıklar benzerliklerden çok daha fazla. Belki tam tersi söylenebilir, yani dinlerin ideoloji olduğu… Nazileri ‘evrimsel hümanistler’ olarak adlandırması da bir diğer hata (s.232). Bunu yapabilmek için, ‘hümanizm’i iyice eğip bükmek gerekiyor.  Yazar bu örnekte de görüldüğü gibi, kimi zaman kavramları yanlış kullanıyor; bu yüzden aslında savunmadığı görüşleri savunuyormuş gibi bir izlenim doğuyor. Örneğin şu cümle ya hiç bir anlam ifade etmiyor ya da yazarın Marksizm’i çok yanlış kaynaklardan okuduğunu gösteriyor: “Bu yaklaşıma göre kültürler (Marksistlerin genellikle düşündüğünün aksine) birtakım kötü niyetliler tarafından insanları istismar için üretilmiş komplolar değildir (…)” (s.242). Kitabın ilk iki bölümünün tersine, yazar, ilerleyen sayfalarda daha az kaynağa başvuruyor; bu da bilimsel bulgulardan çok kendi kişisel görüşlerine doğru kayışına koşut gidiyor. Aslında, ilk iki bölümle kitabın gerisi, birbirinden bağımsız yazılmış havası da veriyor. İlerleyen sayfalarda, ilk iki bölümde avcı toplayıcılar ve tarım toplumu ile ilgili çıkarılan sonuçların günümüzle ilişkilendirileceğini umuyoruz ama bu, nadir olarak gerçekleşiyor.


Bilimsel Devrim

Bilimsel Devrim bölümünde, yazar, şöyle bir hatalı varsayımda bulunuyor: İnsanları bir araya getirenin kesin bilgiye dayanması zorunluluğu (s.253). Bu, zorunlu değil; insanlar kesin olarak bilmedikleri birçok amaç doğrultusunda biraraya gelebiliyorlar. Bunun dışında bu bölüm görece daha ölçülü, görece daha eleştirel bir bilim tarihi ve bilim toplumbilimi sunumu gerçekleştiriyor; Avrupa’da bilimin ilerlemesiyle emperyalizmin (aslında kolonyalizm) birarada gerçekleştiğini James Cook örneği üzerinden açıklıyor (s.274-279). “Bilginin fethiyle toprağın fethi” (s.283) içiçe geçiyor. Öte yandan, Avrupa’daki bilimsel gelişmeyi fetih düşüncesiyle ilişkilendirmesi (s.288-289) daha fazla temellendirme gerektiriyor çünkü aynısı Müslüman dünyası için de geçerli olabilirdi. 

Sonraki altbölümde yazar, dünyanın Avrupalılarca sömürgeleştirilme sürecinde paralı askerlerden ordu kuran şirketlerin, borsaların ve finans kapitalin tarihini ele alıyor (s.302-328). Bölümün sonunda sunduğu kapitalizmin eleştirisine yönelik eleştiriler oldukça tartışmalı (s.328). Sonraki altbölüm, sanayi toplumuna ve tüketim toplumuna ayrılıyor (s.329-344); ancak, daha önce belirtildiği gibi, bunların kitabın ilk iki bölümünden kopuk bir biçimde sunulması önemli bir eksiklik. ‘Kalıcı Bir Devrim’ adlı sonraki altbölümde (s.345-367), dünya barışıyla ilgili gerçekçi olmayan iyimser bir hava görülüyor. Yazarın deyişiyle; “11. Bölüm’de değindiğimiz gibi, küresel bir imparatorluğun doğuşuna tanık oluyoruz. Daha önceki imparatorluklar gibi bu da sınırları içinde barışı tesis ediyor. Sınırları tüm dünya olunca da Dünya İmparatorluğu fiilen dünya barışını da tesis etmiş oluyor” (s.367). 

Mutluluğu tartışan ‘Ve Sonsuza Dek Mutlu Yaşadılar’ (s.368-387) adlı altbölüm, kitabın ana çerçevesine bağlanmıyor. Bu yönüyle, kitaptan çıkarılsa bir kayıp olmazdı. Mutlulukla ilgili daha iyi kaynaklar var (bkz. Gezgin, 2010). Bu bölümdeki “mutluluk=biyoloji’ savı da tartışmaya açık. Ayrıca, yazarın hayatın anlamıyla ilgili evrimci hiççi (nihilist) bakışını da daha fazla açması gerekirdi (s.382). Son altbölüm ise, genetik mühendisliğinin, klonlamanın, biyonik deneylerin ve yapay zeka araştırmalarının geleceğine ayrılıyor (s.388-406).


Sonuç

Kitap, uluslararası basında olumlu eleştiriler aldı; birçok yazara ek olarak Facebook’un kurucusu tarafından da önerildi. Ancak bunları yüzeysel okumaya bağlayabiliriz. ‘Sapiens’, eskilerin deyişiyle malumatfüruş bir kitap olsa da sağlam tezler ileri sürmüyor. Kitabın kendi içinde bütünlüğü bulunmuyor; altbaşlığında belirtildiği biçimiyle ‘insan türünün’ derli toplu ‘kısa bir tarihi’ olmaktan uzak; kitapta yazılanların çoğu zaten bilinen ve başka kaynaklarda dile getirilmiş düşünceler. Yazarının kendisine teşekkür ettiği Jared Diamond’un[2] tarzına benzer bir yazım tarzıyla kaleme alınan kitap, onunkiler kadar bütünlüklü ve ilgi çekici olmaktan uzak olsa da yine de okunmaya değer bir yapıt olarak raflarımızda yerini alıyor. 


Kaynakça

Gezgin, U.B. (2012). Kadınların Psikolojisi, Erkeklerin Nesi Olur? Birgün Gazetesi, 4 Mart 2012.

Gezgin, U. B. (2011). Asya-Pasifik’te Bu Hafta (158): Hindistan izlenimleri.
(4 bölüm olarak) Evrensel Gazetesi, 12 Mart 2011; 19 Mart 2011; 26 Mart 2011; 3 Nisan 2011.

Gezgin, U. B. (2010). Çağımızın mutlu insanlarını tanıyalım. İzinsiz Gösteri Dergisi, sayı 229 (Aralık 2010). http://www.izinsizgosteri.net/new/?issue=62&page=1&content=523

Harari, Y.N. (2016). Hayvanlardan Tanrılara Sapiens: İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi. 16. baskı. (çev. Ertuğrul Genç). İstanbul: Kolektif.





‘Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi’: Marx’sız Maddecilik

Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin 

Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens’ adlı kitabıyla geniş okur kitlelerine ulaşan Yuval Noah Harari’nin ondan sonraki kitabı olan ‘Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi’, 3 bölümden oluşuyor: ‘Homo Sapiens Dünyayı Fethediyor’, ‘Homo Sapiens Dünyayı Anlamlandırıyor’ ve ‘Homo Sapiens Kontrolü Kaybediyor’. ‘Sapiens’ ile ilgili bir önceki bölümde, yazarın kitabın ilk yarısındaki başarılı performansını ikinci yarıda göstermediğini, yüzeysel ve yetersiz kaldığını belirtmiştik. ‘Homo Deus’un ‘Sapiens’e göre daha zayıf bir kitap olduğunu söyleyebiliriz.

Kitap, insanlık tarihinde 3 gündem maddesinin hiç değişmediğini ileri sürerek açılıyor: Açlık, hastalık ve şiddet (diğer bir deyişle, kıtlık, salgın, savaşlar) (s.13). Gündem aynı; ancak artık göksel varlıklara yakarmıyoruz; bunları dünyasal nedenlere bağlayıp önlemeye çalışıyoruz.[3] Kitabın ilerleyen sayfalarını yazar bu 3 gündem maddesiyle ilgili ansiklopedik bilgilerle dolduruyor. Şöyle diyor yazar: “[t]arihte ilk defa hükümetler, şirketler ve bireyler yakın geleceklerini planlarken savaşı olası bir durum olarak değerlendirmiyor” (s.27).[4] Oysa dünyanın büyük güçleri savaş tatbikatlarını sürdürüyor. ABD ile Çin’in karşılıklı olarak nükleer savaşa hazırlandığına ilişkin sağlam kaynaklar bulunuyor (bkz. Pilger, 2016).

Yazar, hatalı olduğu yıllardır tartışılan ‘bilgi ekonomisi’ kavramını işe koşuyor: “Bununla beraber hammaddeye dayalı küresel ekonomi modeli de bilgi ekonomisine dönüşüyor. Önceden altın madenleri, buğday tarlaları ve petrol kuyuları gibi maddi malvarlıkları temel zenginlik kaynaklarıyken, bugün en büyük zenginlik kaynağı bilgi haline geldi” (s.27). Oysa hammadde pazarları bugün eskisinden daha önemli. Yakında dünyanın en büyük ekonomisi olması beklenen Çin’in dış ticareti, büyük oranda altyapısı için hammadde ihtiyacına dayanıyor. Yazar durmuyor, hatalı varsayımlardan hatalı çıkarımlara ulaşmayı sürdürüyor: “Bilgi en önemli iktisadi kaynak haline geldikçe savaşların karlılığı da azaldı; ve savaşlar, hala eski usul hammadde ekonomileriyle yürüyen Ortadoğu ve Orta Afrika gibi belirli bölgelerle sınırlanmaya başladı” (s.27). Oysa hammadde savaşı dünyanın dört bir yanında görülebiliyor. Sözgelimi, Doğu Timor-Avustralya karasuları anlaşmazlığı, Doğu Vietnam (Güney Çin) Denizi’ndeki ada anlaşmazlığı; Rusya, Japonya, Güney Kore ve Çin arasındaki ada anlaşmazlıkları vb. Çin’le ilgili ‘Silikon Vadisi’ni ele geçirmiyorlar’ türü yorumları ise, yine hatalı (s.27). Çin, Silikon Vadisi’ni savaşla değil ama başka yollarla (‘deniz kaplumbağası’ olarak adlandırılan, ABD’de çalışıp ya da okuyup Çin’e dönen öğrenciler, şirket satın almaları, casusluk, bilgisayar korsanlığı vb.) ele geçirmeye çalışıyor. Bunlar sıcak çatışma gibi olmasa da ileri düzeyde saldırganlık içeriyor.

Yazara göre, eskiden yeni silahlar geliştirildiğinde bunlar savaşlarda denenirdi. Şimdi ise böyle değil. Bu, yanlış. ABD’nin Obama ve sonrasında Trump yönetiminde bombaladığı 7 ülke var; bu ülkeler üzerinde nükleer silahlar dışındaki son silahlarını denediği biliniyor. Dolayısıyla, yazarın dediği, kimi yeni silahlar için geçerli, kimi için değil. Şu satırlar, yazarın şiirden ne anladığına dair bir fikir veriyor: “[i]yi de kıtlık, salgın ve savaş ihtimallerini geride bıraktığımız zaman ne yapacağız? Biliminsanları, yatırımcılar, bankacılar ve siyasetçiler neyle oyalanacaklar? Oturup şiir mi yazacaklar?” (s.32) Şiirin bankacıların mesai doldurmak için karaladıkları olmadığını biri yazara anlatmalı.  Kitapta kırılan potlar bununla sınırlı değil: Yazar, mutluluğu bedensel hazlara indirgiyor (s.47-48). Üstelik bizi ikna etmek için futbol maçı gibi bir örnek vermeye kalkıyor (s.48).

Yazara göre insanlığın üç yeni gündemi, ölümsüzlük, sonsuz mutluluk ve Tanrı mertebesine yükselmek (ilahi kudret). Üçüncü noktayı şöyle özetleyebiliriz:

“Tarih boyunca tanrıların her şeye muktedir olmaktan çok, canlı varlıklar tasarlamak ve yaratmak, kendi bedenlerini değiştirmek, çevreyi ve havayı kontrol etmek, uzaktan iletişime geçebilmek ve zihin okumak, yüksek hızlarda seyahat etmek ve tabii ki ölümden kaçarak sonsuza kadar yaşamak gibi belirli süpergüçlere sahip olduğuna inanılırdı. İnsanlar da tüm bu kabiliyetlere, hatta daha fazlasına sahip olmanın peşindeler” (s.59).

Bu üç gündem içinde sınıf savaşımının ve devletler arası büyük ölçekli savaşların anılmaması belki de yine yazarın iyimserliğinden kaynaklanıyor.

İlerleyen sayfalarda yazar, insancıllığa (hümanizm) odaklanıyor, ancak ‘Sapiens’teki aynı sorunu görüyoruz. Bu kavrama verdiği anlam, farklı: Onun kastettiği türcülük ve dünya-merkezcilikle daha iyi açıklanabilir: “Homo sapiens nasıl oldu da evrenin insan türünün etrafında döndüğünü ve insanların tüın anlam ve gücün odağı olduğunu iddia eden hümanist öğretiye inandı?” (s.79) Fakat ‘Sapiens’teki aynı sorun, ‘Homo Deus’un da temelini dinamitliyor: Yazar, liberalizm, komünizm ve Nazizm’i ‘humanist dinler’ olarak adlandırıyor (s.109, s.192). Bu açıdan, ‘Sapiens’ için yaptığımız tüm eleştiriler ‘Homo Deus’ için de geçerli (bkz. önceki bölüm).

Kitabın birinci bölümü, ‘Sapiens’le benzer konuları (örneğin, animist dönemde evren algısı ve tarım toplumuna geçişle insanların hayvanlara yaklaşımındaki değişim) işliyor. Yazara göre, marksçılığın 20. yüzyıldaki yengilerinin yenilgilerle sonuçlanması, kapitalistlerin de marksçı kuramı inceleyip kullanmasından ileri geldi. Onu yenmek için onu çok iyi öğrendiler. Şili ve Vietnam örneğinde, aynı Marks gibi, sınıfsal çözümlemeler yapıp politikalarını buna göre şekillendirdiler (s.69-70).

Kitabın tümüyle bilimsel ve nesnel olduğunu söylemek zor. Yazar Hiroşima ile Nagasaki’yi ağzına almazken şu sözleri söyleyebiliyor: “Otuz yıl önce nasıl oldu da insanlar komünist bir cennete inandıkları için nükleer bir katliamı göze alabildiler?” (s.159) Hangi katliamdan bahsettiğinin ötesinde, kitap, komünistleri hep kötülüklerle özdeşleştiriyor, kapitalizmi ise nadiren eleştiriyor. Hatta yer yer kapitalizm övgüsüne yöneliyor:

Kıtlık ve salgınların önüne geçilmesinde, büyümeye inanan gayretli kapitalistlerin rolü büyüktür. İnsanların arasındaki şiddetin azalması, anlayış ve işbirliğinin artması konusunda da kapitalizm övgüyü hak eder. Bir sonraki bölümde açıklanacağı gibi bu gelişmelerin gerçekleşmesinde başka önemli etmenler de vardır elbette, ancak kapitalizm insanların ekonomiye bakışını değiştirerek küresel barışa inanılmaz katkılar sağlamıştır” (s.221).

Kapitalizmi eleştirirken faydalarını ve marifetlerini de görmezden gelemeyiz” (s.231).

Böyle bir kapitalizm övgüsünden sonra kapitalizmin krizini açıklamakta yetersiz kaldığını söylememiz herhalde kimseyi şaşırtmayacaktır. Yoksulluk için tek çözüm ise, yazara göre, ekonomik büyüme: “Kapitalist bir dünyada yoksulların hayatı sadece ekonomi büyüdükçe iyileşebilir” (s.229). Yazar, aynı biçimde, liberalizmi eleştiriyor ama onun bir alternatifi yok (s.280, s.289). Kitap, 20. yüzyılda sosyalizmin yenilgisinin yeni teknolojilere ayak uyduramamasından kaynaklandığını ileri sürüyor (s.287). Öte yandan, kitabın sonlarına doğru, bir piyasa eleştirisi yer alıyor. Kitapta yazarın tutarsızlığını görüyoruz, sanki kitabı birden fazla yazar yazmış gibi:

Geleceğimizi piyasa güçlerine emanet etmek tehlikelidir çünkü bu güçler insanlığın ortak çıkarları yerine piyasanın çıkarlarını savunacaknr. Piyasanın eli, görünmez olduğu kadar kördür, eğer denetimden muaf olursa küresel ısınma tehdidi ya da yapay zekanın tehlike potansiyeli karşısında başarısız olur” (s.393).    
Bu yoruma dayanarak belki de yazar kendini Keynesgil olarak tarifleyecektir; ancak Keynes kitapta hiç anılmıyor.

Komünizmi bir din olarak görmesi, yazarı şaşırtıcı olmayacak bir biçimde şematikleştiriyor: “Modern komünizm de varlıklı insanları sevmez ama onları ölümden sonra alevler içinde yakmakla değil sınıf çatışmasıyla tehdit eder” (s.194). Bu şematikliği, İsa ile Buda’yı karşılaştırdığında da görüyoruz (s.198). Yazar yüzeysel olarak ilgili olan, ancak özünde ilgili olmayan (batıni-zahiri/nümen-fenomen ayrımı) kavramsal öğeleri aynı torbaya koymaktan hoşlanıyor. Öte yandan, Tevrat ve Yahudilikle ilgili yorumları, İsrailli olan yazarın tutucu Musacılarca topa tutulmasına yol açacak nitelikte.

Yazarın kimi yorumları ya art niyetli ya da safça. Örneğin “Allah'tan korkan Suriye, seküler Hollanda'dan çok daha şiddet dolu” (s.233) diyor. Yazar Suriye’nin emperyalist güçler tarafından özellikle bu hale getirildiğini gerçekten görmüyor mu yoksa görmezlikten mi geliyor?

Yazarın öngörüsü, makineleşmenin ve yapay zekanın istihdam edilemez bir işsiz sınıfı yaratacağı (s.339). Bu, ne yeni bir görüş ne de ilginç. Yazar, marksçı olmadığından, çalışma sürelerinin kısaltılmasıyla daha fazla yurttaşın istihdamı gibi olasılıklar aklına gelmiyor. Daha az çalışılarak toplumsal ihtiyaçların karşılandığı bir dünya, bir sosyalist ütopyaya daha da yaklaşacak ve Marx’ın damadı Lafargue’ın tembellik hakkı kavramı daha da anlamlı olacak. Yazarın işsizlerin ‘istihdam edilemez’ olacağına ilişkin kanıtlara sahip olmadığını da burada belirtelim. Ayrıca, yine marksçı bir açıdan, yapay zekaları (daha doğrusu algoritmaları) yeni üretim araçları olarak değerlendirmemiz gerekiyor. Bu, kitabın yazarının ufkunun ötesine geçmek anlamına geliyor.

Yazarın beklenen işsizlikle ilgili yorumu zayıf. Aklına yukarıdaki çözümle birlikte daha az çalışan insanların kişiliklerini geliştirmek için daha çok vakitleri olacağı; sanata, kültüre, spora ve hobilere daha çok zaman ayırabilecekleri; bunun insanlık adına büyük bir ilerleme olacağı gelmiyor:
Bu beklenmedik teknolojik bolluk içinde hiç çaba göstermeseler bile işe yaramayan kitleleri beslemek ve desteklemek mümkün olacaktır. Peki hepsini nasıl meşgul edip memnun edeceğiz? İnsanlar bir şey yapmazlarsa delirirler. Tüm gün ne yapacaklar? Sunulan çözümlerden biri uyuşturucu ve bilgisayar oyunları olabilir” (s.340).

Yazar kitabın sonlarına doğru komünizm kapitalizm karşılaştırması yapıyor, fakat komünizmle merkeziyetçiliği eşdeğer sayıyor (s.387-390). Daha önce kitabın başlarında halk hareketlerinin örgütsüz olmasını bir dezavantaj olarak nitelendirmişti ama burada örgütlü olmayı olumsuz bir şeymiş gibi gösteriyor. Komünizmle ilgili değerlendirmeleri klasik serbest piyasacı ekonomistlerin kalibresinde. Dahası, kapitalizm gerçekte serbest piyasa anlamına gelmiyor. Çünkü kapitalizmde planlayıcı olarak devletin yerini çoğunlukla şirketler alıyor. Üstelik birçok kapitalist ülkenin açıkça faşist bir biçimde yönetildiğini (ilk akla gelen örnekler Pinochet ve Franco) biliyoruz. Bir nokta daha var: Demokratik görünümlü birçok kapitalist ülkede şehir plancılığı üstünden toplum mühendisliği yapılması sıradan bir durum. Kapitalist şehirlerin silüetlerini halk değil şirketler ve onların güdümündeki yerel yönetimler planlıyor. Yine aynı soru(n): Yazar bunları bilmiyor mu bilmezlikten mi geliyor?

Yazar gelecekteki savaşlar konusunda iyimser olsa da toplumsal eşitsizlikler noktasında karamsar bir tablo çiziyor. Ona göre yoksullarla zenginler arasındaki farklar biyolojik bir nitelik kazanacak: Artık tıp yalnızca hastaları tedavi etmek için kullanılmıyor, aynı zamanda sağlıklı insanların birtakım biyolojik özelliklerinin yükseltilmesi için de kullanılıyor. Böylece sözgelimi daha yavaş yaşlanan, daha az hastalanan, genetik mühendisliğiyle daha zeki, güzel, yetenekli vb. yapılmış olanlarla ortalama halk arasında oluşacak büyük bir biyolojik uçuruma işaret ediyor. Bu, şu an bize bilim-kurgu gibi gelse de, 50 yıl sonra gerçek olabilir.

Yazarın karamsar olduğu bir nokta da şu: Yazar bu biyolojik uçuruma dayalı yeni düzenin kitlelerin genetik ve biyolojik olarak gelişmeden bırakılmasıyla daha alt düzey, özgüveni düşük, itaatkar uyruklar yaratacağını ileri sürüyor. Yani egemenler, egemenliklerine biyolojik boyutu da katarken, halk onların gerisinde olacağı için ‘alıklaştırılacak’. Fakat bu yeni bir durum değil. Zaten egemenlerin iktidarı bu alıklaştırmaya dayalı. Öte yandan, yazarın bu karanlık gelecek düşlemlerinde eksik olan, isyan! O, savaşların azalacağını öngörüyor; ama savaş denince aklına sınıf savaşları gelmiyor. Kaldı ki, kapitalizmin ilerleyen yıllarındaki bunalımlarını yeni bir dünya savaşıyla çözmeye çalışmayacağının da garantisi yok.

Kitap, bilişsel bilimlerin birçok önemli kavramını ustalıkla ele alıyor ancak aynı başarıyı siyasal konularda gösteremiyor. Siyasal konularda o kadar çok hata yapıyor ki bu durum, kitabı önermemizi olanaksızlaştırıyor. Aslında bu kitap değil ama bu kitap türü güzel olan: İnsan bilimle bilişsel bilimleri harmanlayıp bir bütünlük içinde sunan her türlü kitaba ihtiyacımız var. Keşke yazar, hakim olmadığı konularda yazmayıp bize daha ince bir kitap sunsaydı ve kitapta  yalnızca en iyi bildiklerini ele alsaydı...

Kitapta gördüğümüz, Marks’sız bir maddecilik inşası çabası. Bu da, yazar farkında olmasa da, onu, felsefel olarak Marks’tan önceki maddecilerin düzeyine düşürüyor. Siyasal konular dışında söyledikleri çoğunlukla doğru, ancak bütüncül bakışı yeterince eleştirel olmadığı için eksik. Daha iyi kitaplar yazılabilir, yazılacak da...


Kaynakça

Eagleton, T. (2017). İyimser Olmayan Umut (çeviren: Emine Ayhan). İstanbul: Ayrıntı.

Harari, Y.N. (2016). Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi. (çev. Poyzan Nur Taneli). İstanbul: Kolektif.[5]

Pilger, J. (2016). The Coming War on China. http://thecomingwarmovie.com/



ELEŞTİREL BİLİM: İNSAN VE TOPLUM BİLİMLERİNE YÖNELİK ELEŞTİREL YAZILAR

Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

Eleştirel İnsanbilim ve Eleştirel Bilişsel Bilim
1. “Neden Kalkınamadık?”: Yeni Gine’den Bir Yanıt ve Düşündürdükleri (‘Tüfek, Mikrop ve Çelik’ Üzerine).
2. Darwin, Toplumsal Darvincilik ve Wallace Kesiği
3. Aklın Tarihöncesi.
4. Yanlış Yönde Kuantum Sıçramalar: Gerçek Bilim Nerede Biter ve Sözdebilim Nerede Başlar?
5. Haritalarla Nasıl Yalan Söylenir?
6. Sosyolojik Düşünme ve Çözümleme 1
7. İnsan Çeşitliliği.
8. Hayvanlardan Tanrılara Sapiens Kitabı.
9. Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi: Marx’sız Maddecilik.
10. Yapay Maymun.
11. Evrimsel Psikolojinin Mitleri: Eleştirel Olmayan Bir Evrimciliğin Sefaleti

Dilbilim ve Türkçe
12. Dilin Kökeni ve Evrimi: Bickerton’un Açıklaması ve Bickerton’a Yanıt.
13. İnsan Dilleri Arasındaki Benzerlikler ve Farklılıklar.
14. Alfabe, Kültür ve Zihin: Alfabenin Kültüre ve Zihne Etkileri.
15. Türkçe: 13 Alfabeli Dil.

Felsefe ve Matematik
16. Tavuk mu Yumurtadan Çıkar Yumurta mı Tavuktan?: Asıl Kısır Olan, Tartışma Değil Tartışanlar.
17. Bir Sovyet Dahi Bilimci: Leonid Kantoroviç.
18. Etnomatematik: Matematik Dünyasına Çokkültürlü Bir Bakış.
19. Penrose Ne diyor? Bir Tür Yeni-olguculuk mu?

Eleştirel Eğitim
20. Harvard Rektörü’nün Gözüyle Üniversitelerin Ticarileşmesi.
21. Üniversitelerin Ticarileşmesine Bakışlar.
22. “Herşeyin Başı, Eğitim” Değil…
23. Hepimizi Otistik Yapan Eğitim.
24. Eğitimin Okulların Dışına Çıkması: İyi mi Kötü mü?
25. Eğitimde Fırsat Eşitliği Üzerine
26. “Şu Mektepler Olmasaydı (Maarifi Ne Güzel İdare Ederdim)”
27. Bir F-tipi Fabrika Olarak Üniversiteler.
28.Gezi ve Demokrasi: Sokağın Şenlikli Muhalefeti ve Gezi Üniversitesi.

Kapitalizm Eleştirisi
29. Kapitalizm Hakkında Size Söylemedikleri 23 Şey.
30. Sorunlarını Asla Çözmeyen Kapitalizmi Daha Yakından Tanımak İçin...
31. Kapitalizm, Halklar ve Haklar.
32. Küresel İşverenler: Ya Asker Ol Ya İşçi Öl.
33. Ücretsiz Kölelik mi Ücretli Kölelik mi?
34. ‘Vahşi Kapitalizm’: Akıl Hastalıklarının Yaratıcısı

Geleceğe Bakış ve Bilgi Çağı Tartışmaları
35. Gelecekbilim Üzerine ya da Geleceğin Bilimi Olur mu?
36. Bilgi Çağı Nedir Ne Değildir...
37. ‘Bilgi Çağı’ Diye Ayrı Bir Çağ Var Mı Gerçekten?
38. Yabancılaşma Ama Kimin Neye Yabancılaşması?
39. Uzay Araştırmaları ve Türkiye: Yanlış Model, Eğri Yörünge.







[1] Bu durumu bir şiirle şöyle özetleyebiliriz: Brezilya’da Bir Katedrale Bakınca //
Brezilya’da bir katedrale bakınca/ Hayran oluyor turistler, gözleri fırlamış./ Bense dev bir kavanoz görüyorum orada/ Yerlilerin kanıyla, gözyaşıyla doldurulmuş. /// Köle emeğiyle yapılmış kaleleri, kuleleri,/ Sırtında sopa, nice işkencelerin izleri./ Bu kaleleri, kuleleri muhteşem sayan zihniyeti/ Hepsini, hepsini yıkmak gerekir ve yetmez yine de. /// Wagner dinleyen Naziler gibi bunların mimarları./ Kullanırken çağlarının en ileri sanatını/ En barbar vahşiliklere reva gördüler yerlileri./ Katedraller, kuleler, saraylar, hepsi; faşist sanat örneği. /// Yitirdiği atalarını görüyor yerli, onların kanını ve terini,/ Anımsayınca o dev binaları, Avrupa’nın kazandığının kanıtı olan simgeleri./ Onların yerinde yerlilerin sarayları vardı eskiden, tapınakları vardı./ Yerlerinde yeller esiyor şimdi, ama hiç bir şey bitmedi. /// Brezilya’da bir katedrale bakınca,/ Umutlanıyorum çoğu zaman aslında./ Ataların kanlarıyla sıvanmış binaların tüm cepheleri,/ Yerlilerin özgürleşmesine tanık oluyor şimdi. /// Ulaş Başar Gezgin, Curitiba Otobüs Terminali, Brezilya, 31 Mayıs 2012
[2] Bkz. ‘“Neden Kalkınamadık?”: Yeni Gine’den Bir Yanıt ve Düşündürdükleri’ bölümü.
[3] Bu üçleme, Buda’nın yaşam öyküsünde ondan saklanan üç kötülükle neredeyse örtüşüyor: Yaşlılık, hastalık ve ölüm.
[4] Yazar, bu ve benzeri görüşlerinde gerçekçi olmayan bir iyimserlik taşıyor. Bu, ‘Sapiens’te de görülüyordu. Bu iyimserliğin çözümlenmesi için, Terry Eagleton’ın ‘İyimser Olmayan Umut’ kitabı önerilir.
[5] Sayfa 284’te anılan ‘7. yüzyıl’ yanlış. ’17. yüzyıl’ olacak.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder